"...Çok uzun zamandır, istisnasız her sabah, aynı saatte evimden çıkarak işyerime giden bu yolu yürümüştüm. Hayatımın en önemli ezberlerinden birisi de buydu. Aynı saatte uyan, aynı saatte evden çık, aynı yolu yürü... Bütün hayatım, evim ve işyerim arasındaki bu yoldaydı neredeyse. Bu yolda bulunan her evi, her sokağı, kısacası var olan her şeyi bilirdim. En ufak bir değişikliği gözden kaçırmam mümkün değildi. Bir şeyleri düşündüğüm, hayal ettiğim, hatırladığım tek zaman dilimi burada yürürken geçirdiğim süreçti ve ben bunları yaparken meydana gelen bütün dalgınlığıma rağmen, ayaklarım kendi kendine o yolu yürürdü. Hayata dair bu kadar keskin alışkanlıklar... Bazen kendimi anlamakta güçlük çekerdim. Yani bir alttaki sokaktan yürümek ne kadar kötü olabilirdi ki? Yapamadım. O güne kadar o yoldan farklı bir yolu hiç yürüyemedim. Senelerdir aynı semtte yaşıyordum ama yürüdüğüm bu yol dışında etrafta ne olup bittiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Birileri benle ilgili bir şeyler merak edip soracak olsa vereceğim cevap "şu sokakların dili olsa da konuşsa" olurdu. Zaten çok küçük olan yaşamım, bu alışkanlıklarla daha da küçülmüştü. Mutsuz değildim, alışmıştım. Belki de korkuyordum. Adını koymakta zorlanıyordum ama bu böyleydi. Bu durumun değişmemesi için de çok fazla şeyden fedakârlık yapabilirdim..."
25 Ocak 2015 Pazar
21 Ocak 2015 Çarşamba
411 Numaralı Oda - 3
"...Eylül, bir şeyleri anlatmak konusunda annem ve Selim 'den farklıydı. Geçmişini benden saklamamıştı. Her çocuk gibi, ardı arkası kesilmeyen sorularımı sormama gerek kalmadan, geçmişi hakkında birçok önemli şeyi öğrenmiştim. İyi bir çocukluk geçirmişti. İyi bir ailesi vardı. Ekonomik olarak sıkıntı yaşamamıştı hiç. Tek kardeşi kendisinden birkaç yaş büyük ağabeyiydi. Onunla hep iyi ilişkileri olmuştu. "Hiç kavga etmez, çok nadiren belli sebeplerden ötürü ufak tartışmalar yaşardık" diye anlatırdı. Annesinin dünyanın en tatlı insanı olduğunu söyler, yaptıkları sohbetleri bana anlatırken gözlerinin içi parlardı. Bir kız çocuğunun en büyük şansının annesinin ona karşı olan tavrı, yakınlığı, anlayışı olduğundan bahsetmiş, bu sebepten ötürü kendisinin dünyanın en şanslı insanlarından biri olduğundan söz etmişti. Saatlere dair ilgisi ve uzmanlığı ise babasından geliyordu. Babasına âşık bir kız çocuğuydu ve babası bir saat ustasıydı. Dolayısıyla Eylül zanaatını babasından öğrenmişti. İsmi yerine soy ismini kullanmasının sebebi de babasına ait bir şeylerle anılmak istemesiydi. Adını hiç öğrenememiştim. Zaten kendini tanıştırırken, adını soranlara Eylül derdi. Eylül 'ün adı değil de soyadı olduğunu çok sonraları tesadüfen öğrenmiştim. İşin aslı, Eylül ismi yüzüne o kadar yakışıyordu ki en iyisi buydu, yani ona Eylül demekti..."
18 Ocak 2015 Pazar
411 Numaralı Oda - 2
"...İnsanın tepkisiz kaldığı anlar vardır. Hiçbir şey hissedemez. Şaşıramaz, korkamaz, sevinemez... Bu, o anlardan biriydi. Dakikalarca kalakalmıştım. Ben ona bakıyordum o da bana. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum ama yabana atılacak bir süre olmadığına emin gibiydim. Bu anın bir gün geleceğini biliyordum ama hiç hazırlık yapmamıştım. Arada bir düşündüğüm olurdu. Karşılaşırsak ne yaparım, ne tepki veririm, ne yaşarım diye düşünmüştüm bazı zamanlar. Fakat ne kadar hazırlık yaparsam yapayım, o an geldiğinde, aslında hiç hazırlıksız olacağımı biliyordum. Nitekim öyle olmuştu. Dimdik, sapasağlam, her şeyiyle karşımdaydı ve ben tamamıyla tepkisizdim. Karşılıklı bakıştığımız o birkaç dakika içinde aklımdan o kadar çok şey geçti ki insan olarak buna inanmakta hâlâ güçlük çekiyorum. Hayata dair birçok tecrübe edinmiştim. Gözlerimle, bir adamın öldürüldüğüne bile tanık olmuştum. O an bile bu kadar hazırlıksız değildim. Adeta vücudumdan kanım çekilmiş, sanki dil diye bir organa hiç sahip olmamıştım. Bu birkaç dakikalık sarsıntıyı atlattıktan sonra yapabildiğim tek şey "oturmaz mısın" demek oldu. O ise her zamanki gibiydi. Gayet soğukkanlı, hafif tebessüm eden bir ifadeyle, sadece o eski tabureyi aldı ve çalışma masamın tam karşısına oturdu. Şaşkınlığımı sorduğu bir soruyla dağıtmayı başardı..."
16 Ocak 2015 Cuma
411 Numaralı Oda - 1
"...Zamana saygı duymakla alakalı şeyler duymaya pek alışkın değildim. Daha doğrusu bir yabancıdan duymaya alışkın değildim. Annem, Yusuf, ben zamana hayran olan insanlardık ama bir yabancının geçip karşıma saygı duymak ve zaman kavramlarını aynı cümle içinde kullanması biraz enteresan bir durumdu. Üstelik bununla sınırlı kalmayan tanımlamaları, hiç saat ustası olmayan bir yer ve güneşle dünyanın hareketlerini bağdaştıracak kadar başarılıydı. Bu kız kesinlikle farklıydı, kesinlikle hayranlık duyulacak kadar farklıydı. Elimde olmadan bir soru sordum..."
17 Ekim 2014 Cuma
Raif Efendi 'nin Defteri
Kürk Mantolu Madonna 'yı okuyorum da tam şu an, Raif Efendi 'nin ölmeye yakın imha etmek istediği defterinden bahsediyor. Defterin akıbetini henüz öğrenebilmiş değilim ama yıllar önce benden başka kimsenin okumasını asla istemeyeceğim günlüğümü imha edişim geldi aklıma. Farkında olmasak da bazen birbirimize ne kadar çok benziyoruz.
2 Ağustos 2014 Cumartesi
Belki Birkaç Kalem, Belki Biraz Kağıt
Buraları bırakıp gideli biraz zaman oldu. Belki biraz askerdeydim, belki biraz uzaktım, belki biraz işim vardı, belki biraz da acele edip bir şeylere yetişmeliydim. Yazmayı unuttum mu diye kendime sormak için doğru zaman aslında ama kalem ile kağıdın kıymetini anlayıp oralara dönme zamanıydı birazcık.
Çok şey öğrendim bu boşlukta. Herkes için adalet diye bir şey olmadığından tutun, insanların neleri hak edip neleri hak etmediği sorgusuna kadar pek çok şey. Bunların hepsi kendini pazarlamak için var demi, yani bütün bu yazılar, fotoğraflar, paylaşımlar. Neden insanlara yazayım ki, düşündüklerimi insanlar neden okusun ki, kime ne ispatlayıp, kiminle ne fikir alışverişinde bulunuyoruz ki biz burada. Kalem kağıt iyidir usta kimsenin benim yazdıklarımı okumaya ihtiyacı yok, kimsenin merak ettiğini de zannetmiyorum zaten. Kalemlerim var benim, onlarca hatta yüzlerce boş sayfam... Ne işim var benim burada daha doğrusu bizim ne işimiz var burada?
Çok şey öğrendim bu boşlukta. Herkes için adalet diye bir şey olmadığından tutun, insanların neleri hak edip neleri hak etmediği sorgusuna kadar pek çok şey. Bunların hepsi kendini pazarlamak için var demi, yani bütün bu yazılar, fotoğraflar, paylaşımlar. Neden insanlara yazayım ki, düşündüklerimi insanlar neden okusun ki, kime ne ispatlayıp, kiminle ne fikir alışverişinde bulunuyoruz ki biz burada. Kalem kağıt iyidir usta kimsenin benim yazdıklarımı okumaya ihtiyacı yok, kimsenin merak ettiğini de zannetmiyorum zaten. Kalemlerim var benim, onlarca hatta yüzlerce boş sayfam... Ne işim var benim burada daha doğrusu bizim ne işimiz var burada?
19 Mart 2013 Salı
Işıklı Spor Ayakkabı
Benim çocukluğumda ışıklı spor ayakkabıları modaydı. Hemen her çocuğun ayağında olurdu o ayakkabılardan. Şimdi o kadar yaygın değil. Bugün okula giderken metroda bir çocuğun ayağında gördüm onlardan bir çift. Çocukluğum aklıma geldi ister istemez. Hani bir an yaşarsınız ve ister istemez bir anı canlanır ya gözünüzde, öyle bir şeyden bahsediyorum işte. Benim de vardı o ayakkabılardan. Attığım her adımda kafamı arkaya doğru çevirip bakardım yanıyor mu yoksa yanmıyor mu diye. O vakitlerden birinde o bir çift ayakkabıdan birinin ışığının artık yanmadığını görmüştüm. Hayatımda yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biriydi. Ben o gün aslında o ışıkların tılsımı olan, aklın ötesinde bir güç ile değilde basit bir pille yandığını öğrenmiştim. Her pil gibi ayakkabılarıma dünyanın en çekici havasını katan ışıkların pilinin de sonsuza kadar yaşayamayacağını da. Aradan çok zaman geçmeden diğer tekinin ışığı da yalan olmuş ve o pabuçlar sıradan bir çift ayakkabıya dönüşmüştü benim için. O günden sonra bir daha onları giymek istememiştim ama ayakkabı vasfını halen sonuna kadar yerine getirmekte olduğu için annem ve babam diretmiş, onları bana zorla giydirmeye devam etmişti. Ebeveynler neden çocukları anlamakta bu kadar sıkıntı yaşarlar ki? Konu sadece işini tamamen yapan bir çift pabuç mudur yani?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
