Kürk Mantolu Madonna 'yı okuyorum da tam şu an, Raif Efendi 'nin ölmeye yakın imha etmek istediği defterinden bahsediyor. Defterin akıbetini henüz öğrenebilmiş değilim ama yıllar önce benden başka kimsenin okumasını asla istemeyeceğim günlüğümü imha edişim geldi aklıma. Farkında olmasak da bazen birbirimize ne kadar çok benziyoruz.
17 Ekim 2014 Cuma
2 Ağustos 2014 Cumartesi
Belki Birkaç Kalem, Belki Biraz Kağıt
Buraları bırakıp gideli biraz zaman oldu. Belki biraz askerdeydim, belki biraz uzaktım, belki biraz işim vardı, belki biraz da acele edip bir şeylere yetişmeliydim. Yazmayı unuttum mu diye kendime sormak için doğru zaman aslında ama kalem ile kağıdın kıymetini anlayıp oralara dönme zamanıydı birazcık.
Çok şey öğrendim bu boşlukta. Herkes için adalet diye bir şey olmadığından tutun, insanların neleri hak edip neleri hak etmediği sorgusuna kadar pek çok şey. Bunların hepsi kendini pazarlamak için var demi, yani bütün bu yazılar, fotoğraflar, paylaşımlar. Neden insanlara yazayım ki, düşündüklerimi insanlar neden okusun ki, kime ne ispatlayıp, kiminle ne fikir alışverişinde bulunuyoruz ki biz burada. Kalem kağıt iyidir usta kimsenin benim yazdıklarımı okumaya ihtiyacı yok, kimsenin merak ettiğini de zannetmiyorum zaten. Kalemlerim var benim, onlarca hatta yüzlerce boş sayfam... Ne işim var benim burada daha doğrusu bizim ne işimiz var burada?
Çok şey öğrendim bu boşlukta. Herkes için adalet diye bir şey olmadığından tutun, insanların neleri hak edip neleri hak etmediği sorgusuna kadar pek çok şey. Bunların hepsi kendini pazarlamak için var demi, yani bütün bu yazılar, fotoğraflar, paylaşımlar. Neden insanlara yazayım ki, düşündüklerimi insanlar neden okusun ki, kime ne ispatlayıp, kiminle ne fikir alışverişinde bulunuyoruz ki biz burada. Kalem kağıt iyidir usta kimsenin benim yazdıklarımı okumaya ihtiyacı yok, kimsenin merak ettiğini de zannetmiyorum zaten. Kalemlerim var benim, onlarca hatta yüzlerce boş sayfam... Ne işim var benim burada daha doğrusu bizim ne işimiz var burada?
19 Mart 2013 Salı
Işıklı Spor Ayakkabı
Benim çocukluğumda ışıklı spor ayakkabıları modaydı. Hemen her çocuğun ayağında olurdu o ayakkabılardan. Şimdi o kadar yaygın değil. Bugün okula giderken metroda bir çocuğun ayağında gördüm onlardan bir çift. Çocukluğum aklıma geldi ister istemez. Hani bir an yaşarsınız ve ister istemez bir anı canlanır ya gözünüzde, öyle bir şeyden bahsediyorum işte. Benim de vardı o ayakkabılardan. Attığım her adımda kafamı arkaya doğru çevirip bakardım yanıyor mu yoksa yanmıyor mu diye. O vakitlerden birinde o bir çift ayakkabıdan birinin ışığının artık yanmadığını görmüştüm. Hayatımda yaşadığım en büyük hayal kırıklıklarından biriydi. Ben o gün aslında o ışıkların tılsımı olan, aklın ötesinde bir güç ile değilde basit bir pille yandığını öğrenmiştim. Her pil gibi ayakkabılarıma dünyanın en çekici havasını katan ışıkların pilinin de sonsuza kadar yaşayamayacağını da. Aradan çok zaman geçmeden diğer tekinin ışığı da yalan olmuş ve o pabuçlar sıradan bir çift ayakkabıya dönüşmüştü benim için. O günden sonra bir daha onları giymek istememiştim ama ayakkabı vasfını halen sonuna kadar yerine getirmekte olduğu için annem ve babam diretmiş, onları bana zorla giydirmeye devam etmişti. Ebeveynler neden çocukları anlamakta bu kadar sıkıntı yaşarlar ki? Konu sadece işini tamamen yapan bir çift pabuç mudur yani?
20 Şubat 2013 Çarşamba
Konuşamadım
Bana konuşma demişti. Konuşmamamı isteyen ilk insan değildi ve belki son olmayacaktı da ama konu bu değildi. Yani konuşma diyenler çok konuştuğum için öyle derlerdi ama bu kez farklıydı. Ben konuştukça canı yanıyordu sanki. Ne ben anlatabildim ne o anlayabildi. Benim her sözüm bir tokattı sanki her kelimemle biraz daha canı yanıyordu. Susmadım bende, inadına konuştum, konuştum, konuştum. Son sözü "git buradan" olmuştu. Ben gidemedim ama en azından susmayı başarmıştım. Üzerine gelen her darbenin etkisiyle olsa gerek, olayın sıcaklığı geçince o ana kadar direnen vücudu artık pes etmiş canı yanmaya ve ağlamaya başlamıştı. Ben gidemedim ama o döndü, gitti, ağlıyordu. Öyle sessiz bakakaldım. Ona son bakışım bu oldu. İlk defa söyleyecek bir şey bulamamıştım, konuşamıyordum.
14 Ekim 2012 Pazar
İletişim Çağı
Teknoloji epeyce ilerledi tabi. Artık yaptığımız yer bildirimlerinden ötürü polise "bilmem neredeydim" diye yalan ifade bile veremediğimiz günler yaşıyoruz. Her şey çok yakın her şey bir nefes kadar uzakta. Ortaokuldaki matematik hocamın ismimi unutmayıp beni facebook sayesinde bulup beni enteresan bir heyecana sürükleyebileceği günlerden geçiyorum. Fakat biri vardır aramak istersin arayamazsın, görmek istersin göremezsin, konuşmak istersin konuşamazsın, yaklaşmak istersin yaklaşamazsın... Hadi bunlar bir yana teknolojik nimetler sayesinde facebook yolu ile mesaj atmak istersin atamazsın, twitter 'ı bunun için zaten kullanamazsın. Yoğunluktan ötürü haftalardır yazamadığın bloga bir gece ansızın birkaç dakika içinde bir şeyler karalarsın "acaba bunu okuma ihtimali var mı" diye umut edersin. Belki de küçük bir heyecandı. Tıpkı sönmüş bir mangalın küle dönüşmüş közünde görülen ufak bir kıvılcım gibi. İletişim Çağı 'nın çözüm bulamadığı sorunlarım var, bilemiyorum!
30 Ağustos 2012 Perşembe
Bir Mektup
Yirmi üç yaşındayım. Ergenlik heyecanlarından kurtulup, mantık çerçevesinde gerçek dünyayı fark edeli biraz zaman geçti. Ama hâlâ engelleyemediğim heyecanlarım var. İskambil kartları, zarf içinde gönderilmiş bir mektup, beklentisiz saplantılı sadakat duyguları gibi şeylerin büyüsüne hâlâ inanıyorum ve bunlardan vazgeçmek elimde değil.
Ben bugün ilk defa birinden mektup aldım. Bunu bana yaşatan insana binlerce kez selam olsun. Arada böyle heyecanlar için kendinize torpil geçin. Hepsi bir yana, ben bu heyecanı hangi cümlelerle kime anlatayım hiç bilmiyorum. Yalnız yaşayamayacağım kadar büyük geldi bana.
Ve biliyorum ki benim gibi insanlar var bu dünyada. Telefonla kısa mesaj yerine, eline mektup geçince mutluluğu bulacağını düşünen insanlar var etrafta. Biliyorum, arıyorum ama bulamıyorum.
17 Haziran 2012 Pazar
İyi ki Doğdum
Doğum günüyle alakalı bir yazı yazılabilir. Yani filmler, kitaplar, anılar falan yazıyorsam doğum günü yazısı neden yazmayayım ki? 15 Haziran benim doğum günüm. Tamam, an itibarı ile 18 Haziran olabilir ama meşgul adamlarız işimiz gücümüz var. 23 yılı bitirdim üç gün önce bu hayat adına. Yeni bir yaş, yeni beklentiler, daha ilk günüyle başlayan yeni hatalar... Bu seneyi farklı kılan ufak ayrıntılar mevcut elbet. Yeni yaşıma bir otogarda bulunan yalnız bir bankın üzerine uzanmış Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken 'i okuyarak girdim. Ne kadar iç açıcı bir durum kestirmek kolay değil. Yani Gözde 'nin dediğine bakılırsa aslında bir bakıma doğum günü hediyesi gibi. Kastamonu Otogar ve Oğuz Atay. İzmir değil Kastamonu, park değil terminal. Sanırım hem Gözde hem ben hayatın dram kısmını biraz seviyoruz. Yani hayatın karanlık tarafını. Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri, Oğuz Atay kitapları gibi. Bunlar bir yana zaman geçtikçe bu tarz konuların raconu da değişiyor. Eskiden saat tam 00.00 'yi vurduğunda direk sms gönderip kutlayanlar ve bunu her sene yapanlar olurdu. Artık facebook var ve insanlar bunları pek denemiyor. Zaman geçtikçe bu kutlamalar neye dönüşür bilemiyorum. Değişmeyen tek şey ise böyle günlerin güzel tarafının dostlarla ve aileyle birlikte geçiyor olması. Söyleyebilecek tek şeyim "iyi ki varsınız" demek. Bende iyi ki doğmuşum, iyi ki varım, iyi ki yaşıyorum. Nice mutlu yıllara Orhun Gençosmanoğlu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

