2 Şubat 2020 Pazar

Kobe Bryant

Yıllardır, filmlerle ve kitaplarla ilgili yorumlarımı yazdığım bir blogum var benim. Son düzlükte Netflix'teki Iverson belgeselini izledikten sonra koşarak bir şeyler yazmak istemiştim ve Iverson'dan uzun uzun bahsederken Kobe'nin benim için ne anlama geldiğine de değinmiştim. İlgili yazıma bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Benim de pek çok çocuk gibi bir çocukluk kahramanım var ve elbette bu hikâyenin bir de başlangıcı var. Bu ülkenin çocukları için basketbolda hayal gücü Mirsad Türkcan'ın NBA'e girmesiyle evrilmiştir. Michael Jordan ile başlayan NBA'in evrenselleşme politikası, 1996 draftından NBA'e giriş yapan Kobe ve Iverson ile zirve yapmıştı. İzleyip görebilmek, hayal edebilmek için önemliydi ve Mirsad Türkcan ile beraber NBA maçları da naklen yayın olarak ülkemizde boy göstermeye başlamıştı. Henüz on yaşına gelmemiş, hayalleri dünyadan büyük bir çocukken ben de o basketbol topunun peşindeydim. Gece uyanıp NBA maçlarını izlememe izin vermek için babamın ve annemin anlayış katsayısı pek de yüksek değildi. Benim tutkum ikna etmeye yeterli değildi belki de bilmiyorum. Ve bir gece, bir NBA maçını izlemek için gizlice uyandım. Antreman sahasında, takımdaki arkadaşlar bir gece önceki maçın sohbetini yaparken uzak kalmak koyuyordu. On bir yaşındaki bir çocuk için ağır bir travmaydı. Tarih yaprakları 14 Haziran 2000 tarihini gösterdiği zaman o yıl ki NBA Final Serisi dördüncü maçı oynanıyordu. Sadece adını duyduğum ve ertesi gün gazetelerin spor sayfalarında fotoğraflarını gördüğüm Shaquille O'neal, Kobe Bryant, Reggie Miller gibi oyuncuları sahada görme zamanıydı. Lakers, Shaq'ın tartışmasız MVP olduğu normal sezonun ardından final serisinde Indiana Pacers ile oynuyordu. Seride 2-1 öndeydiler ve serinin kırılma maçı uzatmaya gitmişti. Michael Jordan'ın mirası henüz paylaşılmamışken dönemin oyuncuları için zirvede Shaq vardı. Dönemin ele avuca sığmaz gençlerinden Kobe ile ligin en ölümcül ikilisi olmuşlardı. Uzatma dakikalarına giden maçta Kobe sakat bileği ile sahadayken, bitime 2:33 kala Shaq'ın faul limitini doldurup kenara gelmesiyle ibre tamamen Pacers'a dönmüştü. Tam o anda, ligin efsanelerinden birine dönüşecek Kobe'nin ilk gerçek kahramanlığını izleyeceğimizden habersizdik. Pacers, iki pozisyon üst üste Shaq'tan kurtulan pivotu Rik Smits'e topu indirmiş, o da rahatlıkla sayıları takımının hanesine yazdırmıştı. Buna karşılık Kobe de müthiş bir öz güvenle iki pozisyon üst üste üç sayı çizgisinin üstüne basarak rakibinin üstünden çıkardığı şutlarla sayıyı buluyor ve Pacers'a bu fırsatı vermiyordu. Elleriyle ve mimikleriyle yaptığı "Sakin olun, ben buradayım!" hareketi ise çok şey anlatıyordu. Nitekim son pozisyonda kaçan şutu pota altında tipleyerek uzatmalardaki sekizinci sayısını atmış ve maçı kazanarak final serisini bir anlamda takımına kazandırmıştı. O gün eğer, girilebilecek bir Twitter ve Instagram olsaydı, hakkında uzun uzun methiyeler düzer, kısa aralıklarla Kobe'den bahseden hikâyeler paylaşırdım. İşte benim hayranlığım, bir başka deyişle topu potaya atarken "Kobeeee!" diye haykırışım tam olarak o gün başladı. Ertesi gün doğum günümdü ve on birinci yaşımı tamamlayacaktım. Bugün ise neredeyse otuz bir yaşındayım ve yirmi yıldır yeryüzüne gelmiş ya da geçmiş hiçbir insana bu kadar büyük hayranlık duymadım. 

Çocukluk kahramanım diyebileceği bir figüre sahip olan herkesin hemfikir olduğu konu şudur ki: eğer o kahramanlar bizim gibi etten, kemikten bir insansa günün birinde onların öleceğine asla ihtimal vermezsiniz. Sanki öyle bir zaman gelecektir ki sessiz, sedasız, kimsenin haberi olmadan yıldızlara yükseleceklerdir. İşte benim gibi insanlar için de trajedi tam olarak burada başlıyor. Çocukluk kahramanınız bir helikopter kazasında ölemez, bu olamaz, buna inanmak için çok fazla şeye ihtiyacım vardı. Haberler ilk düşmeye başladığında Twitter'da Amerikan medya kuruluşlarının hesaplarını gezerken bunun yalan bir haberden ibaret olmasını ne kadar çok istediğimi anlatamıyorum bile. Ben pek ağlamam, yani her insan gibi beni ağlatacak anlarım olur elbet ama en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyorum bile. O gece bir ara, dört kızının birden aynı helikopterde olduğu haberini okuduğum zaman ise kendimi tutamadığımı itiraf etmeliyim. Binlerce kilometre, kıtalarca ve okyanuslarca uzaktaki, hiç görmediği, tanımadığı, dokunamadığı biri için ağlar mı insan? Ağladım. Çünkü ben büyürken hep Kobe vardı, emekliliğini açıkladığında artık çocuk olmadığımı hissetmiştim. Öldüğünde ise sanki benim çocukluğum da kahramanıyla birlikte ölmüştü. 

Hayatıyla ve basketbol kariyeriyle ilgili gerekli gereksiz pek çok detayı biliyorum. Vanessa ile evlenmesini istemedikleri için ailesiyle arasının açık olduğunu(ki nikah törenine katılmadılar), bu sürecin ilk kızı doğana kadar sürdüğünü, annesinin yediğinde çok beğendiği Kobe usulü biftekten ötürü ona bu adı verdiğini, sonradan değişse de NBA'de forma giyen en genç oyuncu olduğunu, en sevdiği çizgi film karakterini... Ama burada nasıl biri olduğunu anlatmak istediğime emin değilim. Günlerdir uzun uzun kariyerinin ve hayatının bütün kilometre taşlarını birlikte okuduk ve izledik. Ben daha çok, benim için ne ifade ettiğini anlatmayı istiyorum. Kelimelerin gücü buna yetebilir mi emin değilim ama kelimelerimin gücü buna yetmeyecektir şüphesiz. 

Onun hayatını üç dönemde değerlendirdim hep. İlki, kendini anlatmaya ve tanımaya çalıştığı, aynı zamanda egosunun tırmandığı ilk dönem. Daha on üç yaşındayken tüm zamanların en büyük basketbolcusu olmayı kendisine hedef koyan ve bunu başarmak için her şeyi yapmış bir çocuk. Sonraki döneminde o egonun sonuçlarını dünyaya sunduğu dönemdir ki 81 sayı atıp sezon ortalamasında 35 sayının üzerinde oynadığı zamanlardır. Olgunluk çağını seyretmekse bambaşka bir keyifti. İmtiyazlı geçmişinden ötürü saygı görmeyeceğini düşünerek hırçınlığa başvuran, oyunu kazanmak için sadece sayı atmak zorunda olduğu mental egosunu geride bırakan ve "Black Mamba"ya dönüştüğü bu olgunluk döneminde, dünyanın gördüğü gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri olmasının yanında artık bir rol modele dönüşmüştü. Saha içinde ve dışında yaptıkları, basketbol dışında da elde ettiği başarılarla birlikte neden bir basketbolcudan çok daha fazlası olduğunu görmek inanılmazdı. Aşili koptuğu zaman ayakta bile duramaması gerekirken çizgiye gelip iki serbest atışı kullanan adam oydu işte. O ve onun "Mamba Mentality"si onu takip eden milyonlarca insana çok şey öğütlüyordu. Bu hayatta üç şeyi çok sevdim: Kitaplar, filmler ve basketbol. Çocukluk kahramanım dediğim basketbol yıldızının yazdığı çocuk kitabının en çok satan kitaplar listesine girmesi ve Oscar kazanmış ilk ve tek NBA yıldızı olmasının bende yarattığı etkiyi hayal gücünüze bırakmak isterim. 

Yıllardır hep bir soru sordum kendime: "Kobe'ye bu kadar hayran olduğum için mi bu oyunu çok sevdim yoksa bu oyunu çok sevdiğim için mi bu adama bu kadar hayran oldum?" Anlatmak istediğim şeyi örneklemem gerekirse Michael Schumacher, F1'i bıraktıktan sonra bir tek yarış bile izlemedim. Beni o spora seyirci yapan şey tamamıyla bir adamın varlığıydı. Kobe'den önce de basketbol benim için vardı, onunla bir tutkuya dönüştü ve halen izlemesi benim için büyük keyif. Fakat şimdi fark ediyorum ki o bıraktığı günden bu yana tek bir NBA maçı izlemedim. İzlediğim son maç ise Kobe'nin Utah Jazz potasına tamı tamına 60 sayı bıraktığı son maçıydı. Gecenin diğer maçında Golden State Warriors 73. normal sezon galibiyetini alarak Michael Jordan'ın Chicago'sunun sahip olduğu 72 galibiyetlik rekorunu kırmak üzere parkeye çıkacaktı. Tarihin en büyük takımı olmak üzere sahaya çıkan Stephen Curry ve arkadaşları ilgiden çok uzaktı çünkü diğer tarafta Kobe'yi son kez izleyecektik. O maçı bitirebilmek için o gün işe geç kaldım. Açıkçası o an işten kovulsam bile umrumda değildi. Çok sevdiğim bir filmin çok sevdiğim bir repliğinde der ki "Bir erkek her şeyden vazgeçebilir fakat tutkularından vazgeçemez." Kobe'yi izlemek benim tutkumdu ve son maçını izlemekten vazgeçemezdim. Bütün bu beklentilere karşılık Kobe, kariyerinin en muazzam performanslarından birini sergilemiş, karşı potaya 60 sayı atarak bu rakama ulaşan en yaşlı oyuncu olmuş, maçı kazanmış ve mükemmel bir şovla yine tüm dünyanın spot ışıkları üstündeyken kariyerine "Mamba Out!" kelimeleriyle veda etmişti. 

Şüphesiz ki bir baba çocukları arasında bir ayrım yapamaz fakat Gigi'nin basketbol tutkusu ve onun kişisel gelişimiyle Kobe'nin birebir ilgilenmesinden ötürü Gigi çok göz önündeydi. Kobe'nin ölüm yolculuğunda Gigi'nin de yanında olması bu ölümü çok daha dramatikleştiren sebep şüphesiz. Helikopter düşerken babasına sarıldığını, ağladığını, çok korktuğunu, Kobe'nin ise kızına hiçbir şey olmayacağını, her şeyin düzeleceğini telkin ettiğini düşünmekten alamıyorum kendimi. Günlerdir fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum ve duygularım boğazıma düğümleniyor.

Kobe'den bana geriye kalan ise saatlerce izlediğim kolaj videoları, onu okumak için aldığım bir sürü antika değerindeki dergi nüshası, kendisine Oscar kazandıran kısa animasyon filmi Dear Basketball, Didem'le lise sıralarında yaptığım "Kobe mi yoksa Iverson mı?" tartışmaları ve sonu gelmeyen bir sürü anıdır. Hiç görmediğin biriyle, bir anıyı paylaşabilmenin değeri ise kesinlikle bambaşka bir hikâye. Basketbolu bıraktığı gün Facebook'ta bir fotoğrafını paylaşmış ve altına "HEROES COME AND GO BUT LEGENDS ARE FOREVER"  yazmıştım. Şimdi ise "Mamba Out!" demekten alamıyorum kendimi. "Out!" derken ise bu kez geride bıraktığı maalesef ki dolu dolu yaşanmış bir NBA kariyeri değil, milyonlarca insana büyük bir yas ve aynı zamanda kocaman bir basketbol mirasıdır. Kobe de kızı Gigi de ışıklar içinde uyusunlar.

7 Mart 2019 Perşembe

Meğer Gitmek Demek Ölmek Demekmiş



Cenaze törenleri iç açıcı merasimler değildir. Defin sırasında orada bulunan herkes de aynı şeyi yaşamaz. Cenaze sahibinin acısına ortak olmak bir duygudur belki ama tören bittikten sonra herkes hayatına döner. Kaçınılmaz, değiştirilemez bir kuraldır bu. Gidilir, destek olunur, geri dönülür. Bu ezberin bozulması da çok olası bir durum değildir. Tam da böyle bir cenaze töreninde, birileri için hayat dururken birileri için hâlâ aktığını hatırlamam gerekircesine, mezar taşlarının fotoğraflarını çeken bir kadın görmüştüm. Sebebini o kadar merak ettim ki yanına gidip ne yaptığını sormadan edemedim. Profesyonel bir fotoğrafçıydı ve mezar taşı çalışması o güne kadar duyduklarım içerisinde en ilgi çekicisiydi. “İnsan eliyle yaratılmış, enteresan hikâyelere gebe yerlerdir mezarlıklar. Bir mezar taşı üstüne yazılmış birkaç satır kelam çok şey anlatır bazen. En iyi fotoğraflar da arkasındaki hikâye en iyi olanlardır.” demişti. O kadar ilgimi çekmişti ki söyledikleri, eğer mümkünse daha sonra görüşmek istediğimi söyledim. Çok memnun olacağını söyledi. Birkaç gün sonra gittim yanına. Benim için asıl merak konusu birkaç cümleden nasıl koca bir hikâyeye ulaşabildiğiydi. “Yazılanların peşinden gidiyorum.” dedi. Merhum veya merhumelerin isminden yola çıkarak ailelerini ve arkadaşlarını buluyordu. Bir tanesini anlatmasını istedim. Önce fotoğrafı gösterdi. Gösterdiği fotoğraftaki mezar taşında “Meğer gitmek demek ölmek demekmiş!” yazıyordu. Her kimse, öldüğünde daha kırkında bile değildi. Her genç ölüm zordur elbet. Özellikle anne ve baba için. Yaşlı bir anne ve babası vardı. Enteresandır; fotoğrafçıyı geri çevirmemiş ve gözyaşlarıyla da olsa oğullarından bahsetmeyi kabul etmişlerdi.

Hayatta keyif aldığı iki uğraşı varmış oğullarının. Birisi çirkin, sevimsiz, gri renkli bir sokak kedisiyle oyalanmak diğeri de kurumuş ekmeklerle deniz kenarına gidip balıkları beslemekmiş. Bir gün yine balıkları beslemeye giderken annesi arkasından söyleniyormuş. Hep söylenirmiş zaten. O gün annesini de ikna etmiş beraber gitmeye. Çok zor ikna olduğundan bahsetmiş annesi. Fakat gittiklerinde o kadar keyif almış ki “keşke çok daha önceleri gitseydim” demiş ağlayarak. Kediyle yıldızları hiç barışmamış annenin ama o günden sonra balıkların arkadaşı bir yerine iki olmuş. Kimseyi de ortak etmemişler bu keyiflerine. Anne oğul, bir poşet dolusu kuru ekmekle yıllarca balıkları beslemeye gitmişler. Her gün dönüş yolunda da çay içtikleri bir yer varmış. Fotoğrafçıyı da oraya götürmüş anne ve baba. Birlikte oturup çay içerken anlatmış bütün olan biteni.

Öylece geçmiş yıllar. Bıkmadan gitmişler senelerce balıkları beslemeye. Günlerden bir gün kadının oğlu acil bir işi olduğunu söyleyip gelmemiş balıklara. Annesinden de tek başına gitmesini rica etmiş. Ertesi gün birlikte tekrar gittiklerinden ise bir gariplik varmış. Sürekli yüzünde güller açan adam tebessüm dahi etmiyormuş. Gri sokak kedisi de bir süredir gelmez olmuş eve o zamanlar. Bununla ilgili olduğunu düşünmüş kadın ilk başta ama daha fazla merak etmesine gerek kalmadan oğlu anlatmış her şeyi. Çocuk aslında evlatlıkmış. Bunu da kendisi tesadüfen öğrenmiş. Anne ve babasıyla yüzleşme anı da oldukça travmatik olmuş ama konu çok uzamadan normal hayatlarına dönmüşler. Dönmüşler dönmesine de tam o dönemde; çocuk, annesi ve babasına başka bir şehre taşınmak istediğinden bahsetmiş. Karı koca anlayışlı insanlarmış, bu durumu da anlayışla karşılamışlar ama evlatlık durumunu öğrendiği için gitmek istediğine yormadan da yapamamışlar. Nitekim gitmiş. Gitmiş, gitmiş ama annesi, balıklar yalnız kalmasın diye her gün sahile gidip balıkları beslemekten vazgeçmemiş.

Birkaç ay sonra oğullarının bir arkadaşı gelmiş eve. Oğullarının aslında hasta olduğundan ve annesi ile babası üzülmesin diye uzaklaştığından bahsetmiş. Ölümcülmüş bu hastalık. Çok da vakti yokmuş çocuğun. Gidip alıp getirmişler eve hâliyle. Neden böyle bir şey yaptığını sorduklarında da o sevimsiz kedisinden bahsetmiş. Kedi, bir gün dönmemek üzere gitmiş evden. Çocuk, ahlar vahlar içinde kedisini ararken, kedilerin ölümlerine yakın sahiplerinden uzaklaştığını öğrenmiş. Giderlermiş yani kediler, sahiplerinden uzakta ölmeye giderlermiş. Çocuk da bunun için uzaklaşmış ama bu duygusal durumlar insanlarda pek işlemiyor elbette. Filmlerdeki gibi rahat rahat depresyona bile giremediğin bir dünyada ölmek için ailenden uzaklaşmak da ne demek?

O mezar taşındaki söz de annesinden yadigâr kalmış. Fotoğrafçıyla çay içtikleri yerde “Bu balıklarda benim yıllarım var, oğlum var…” demiş gözyaşlarıyla. “Yani…” demiş “…meğer gitmek demek ölmek demekmiş!”

O günden sonra her mezar taşını iki kere okudum. Her mezar taşının aslında bir ya da birkaç hayat, belki de kusursuz bir hikâye barındırdığını bilerek okudum.

29 Mayıs 2018 Salı

Uyumadığını Biliyorum

Yatağımda uyuma numarası yaparken yanıma gelebilir ve "Uyumadığını biliyorum" deyip o an beni hayata döndürecek şeyleri söyleyebilirdin. Filmlerdeki çocukların anne ve babalarını beklediği gibi bekledim seni gecelerce, günlerce, yıllarca... Ama gelmedin! Beklenti, insanı öldürürmüş biliyor musun? Ben öldüm ama sen orada yoktun.

5 Mayıs 2016 Perşembe

Sigarasız On Sekiz Gün

Artık ukalalık yapacak kadar vakit geçti, hatta durumu özetleyebilirim bile. Sigarayı bırakmak daha doğrusu sigaradan vazgeçmek çok zor bir iş. Hep demişimdir; sigarayı bırakmayı başarabilen insan dünyada pek çok şeyi başarabilecek insandır. Meselenin neredeyse tamamı kendime bir şey ispatlamak üzerine kurulu. Eğer bunu başarabilirsem egoma çok fazla şey katacağım, bunu başarmış olmak hayat boyu çok büyük haz verecek bana. On sekiz gün geçti ama kendimden emin olmak için şüphesiz biraz daha zamana ihtiyacım var.

21 Nisan 2016 Perşembe

Sigarasız Dört Gün

Dün sigara olmadan bira içtim. Biranın tadını sigarayla içildiği anki kadar güzel bulmadığımı söyleyebilirim. Gün içerisinde dikkat çekecek kadar çok çekirdek yiyorum. Herkes benden gelen "çıt çıt" sesleri ile eğleniyor. Şimdilik iyi gidiyor. İlk etapta şu sürekli ağzıma bir şeyler tıkıştırma olayından vazgeçmem lazım.

20 Nisan 2016 Çarşamba

Sigarasız Üç Gün

Bu kadar uzun soluklu içmemeyi başaralı çok uzun zaman oldu, tarihini hatırlamıyorum bile. Vücudum tepkiler veriyor, diş etlerim kuruyor ve kaşınıyor mesela. Sabahları boğazımda alışkın olmadığım bir tatla uyanıyorum iki gündür ve göğsüm zannediyorum ki bir çeşit kendini temizleme çabasında. Vücudumla baş etmek kolay, umarım sıra aklıma geldiğinde de en fazla bu kadar zor olur. Canım çilek yemek istiyor, her gün kapının önünden geçen sebzeci bugün ısrarla geçmedi. Zalimsin sebzeci amca, vicdansız neredesin...

12 Şubat 2016 Cuma

Her Şey Olması Gerektiği Gibi

Hayallerle büyüdük hep, hangimizin yoktu ki... Size biraz hayallerimden bahsedeyim: Porto Riko'ya gitmeyi çok istemiştim. Gerçi mevzu sadece gitmek olduğu sürece bunun için geç olmuş sayılmaz. Detaya girersek snowboard yapmak, dalga sörfü bilmem ne öyle uzayıp gider. Biraz zorlasam benden bucket list bile çıkar. İkinci el kitap satan bir dükkânım olabilirdi mesela. Sahaf diyemiyorum çünkü sahafın ikinci el kitap dükkânı mı yoksa dükkânın sahibi olan adama mı dendiği konusunda ciddi şüphelerim var. Belki de ikisine birden sahaf deniyordur.

Sistem pek böyle çalışmadı. Merak etmeyin biz büyüdükçe hayallerimiz küçüldü trajedisine hiç girmeyeceğim ama ucundan uğramadan anlatması biraz zor oluyor. Oğuz Atay yazsaydı nasıl da güzel anlatırdı şimdi. Gerçek hayat devreye girdi, lise bitti sonra üniversite. İnanır mısın güzel kardeşim askerlik bile bitti üstüne işe bile girdik. Sigortamız yatıyor, ekmek parası kazanıyoruz, emekliliğe nerden baksan kalmış 35 senecik... Öyle bir hayat işte. Bizi ne büyüttü biliyor musun? Bu yaşa gelirken uğradığımız duraklar. Bunu şöyle düşün: bir otobüse binersin ve gideceğin yer bellidir. Ama o durağa gelene kadar uğramak zorunda olduğun durakların ve güzergâhın gidişatına sen karar veremezsin. Oradan geçmek yolu uzatacaktır, zaman kaybedeceksindir, hava yağışlı ise içerisi soğuk nem kokacaktır, sıcaksa terleyeceksin, cam açarsan cereyanda kalacaksın oooof of... Belki de hiçbiri olmayacak otobüse bindiğin zaman güzergah oraya giden en kısa yol, hava şartları seyahate elverişli, uzun lafı kısası bütün şartlar olgunlaşmış. Ben de onu diyorum işte; o noktaya gelene kadar hiçbir engebe yaşamamış insanlar var. Liseyi bitirmiş, sonra üniversite, sonra askerlik, işe girmiş ki mesela ülkemizde memur olmuşsa tadından yenmez, "helal süt emmiş" bir kızla evlenmek... Cinsiyete takılma bir kadın için de bu durumu "helal süt emmiş" erkek olarak düşünüp askerliği de yok sayabilirsin sıkıntı yok. Yani her şey olması gerektiği gibi olmuş. 

Neye deliriyorum biliyor musun güzel kardeşim her şey olması gerektiği gibi, beklendiği gibi olmuş olan sadece yaşaması için planlanmış şeyi yaşayan adamların çıkıp sana hayattan bahsetmesine. Anlatmaya çalıştığım şey hayatın trajedisinden nasibini almamış olanlar değil şu yakışıklı aktörün de dediği gibi "galiba hepimizin biraz canımıza okunmuş, her birimizin" adam iyi laf söylemiş. Hayatı içselleştirmemiş bir grup insandan bahsediyorum. Mühendis veya doktor olmak zorunluluğunu düşünen ve daha on beş yaşında bir çocuğun bu süreçte önüne hiçbir engel çıkamayacağını düşünen insanlardan bahsediyorum. Yetim veya öksüz kalmış bir çocukla ailesinde en ufak bir acı yaşamamış bir çocuğun hayata verdiği tepkilerin aynı olmasını bekleyen insanlardan bahsediyorum. Hiçbir şeyden anlamayan ama her haltı bildiğini zanneden insanlardan bahsediyorum. Ve onlardan o kadar çok var ki! Hayattan bütün beklentisi iyi maaşlı memur ya da beyaz yakalı olmak olup geçip karşına sana laf anlatan adamları diyorum ben. Aradaki tek fark onun hayalleri gerçek olurken senin hayallerine yazık oldu. Belki sen kovalamadın belki de bir duvardan beline bağlanmış bir iple doğmuş ve büyümüştün. İpin adına kimisi kader dedi kimisi hayat dedi kimisi şans dedi. Kavramlara takılmanın bir anlamı yok olmadı mı olmuyor işte. Birileri için her şey olması gerektiği gibiydi, birileri için her şey olması gerektiğinden daha zordu, birileri için hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi, birileri ise bunu hiçbir zaman anlayamadı.