Bir baba ile bir erkek çocuğunun arasındaki mesafenin tamamıyla kapanması mümkün değildir. Ne kadar arkadaşça da büyüseniz, yanında içki ve sigara da içebilseniz, kız arkadaşlarınız da bahsetseniz mutlaka bir boşluk kalacaktır. Yanında bacak bacak üstüne atamazsın, para isteyemezsin, kapıyı vurmadan yanına giremezsin, koynuna girip uyuyamazsın... Bu asla kapanmayacak mesafeden ötürü bir erkek çocuğunun aklı erdikten sonra babasına, annesinden daha yakın olma ihtimali yoktur. Bu yüzdendir ki annesini kaybetmiş bir erkek çocuğu, yaşı kaç olursa olsun o günden sonra hep biraz eksiktir.
Yaramaz Çocuklar
6 Aralık 2020 Pazar
Eksik
26 Haziran 2020 Cuma
Köşe Masa
İnsan rüyasında kendi
öldüğü anı göremezmiş. Bunu duyduğum günden beri rüyalarımda ölmeye
çalışıyorum. Çok denedim ama başaramadım. Bekir söylemişti bunu; yani insanın
rüyasında kendi ölüm anını göremeyeceğini. Arada bir hayatla bağını koparır,
bir şeylere kafayı takar ve üzerine uzun uzun düşünüp sorgulardı. O dönemde de
ölüm üzerine çok düşünür olmuştu. İnsanların daha doğduğu gün ölmeye
başladığını söylüyordu. Bunu bir yerlerden okumuştu ve belli ki etkilenmişti. Çok
okurdu, iyi okurdu Bekir. Cümlelerin, pasajların altını çizer, notlar alır,
kendi de bir şeyler yazar ve yazdıklarını ilgili sayfanın arasına koyardı. Kütüphanesine
barındırdığı her parça, itina ile yeri seçilmiş, paylaşılamaz, ödünç verilemez
birer hazineydi. Romanları da türlerine ve yazarlarına göre yerleştirirdi. En
sevdikleri için ise en üst rafı ayırırdı. Bu raftakiler, beğeni sırasıyla
soldan sağa doğru diziliydi. Ortak zevkimizdi kitaplar. Ben de her gittiğimde
kütüphanesini tekrar incelerdim. O günlerde en üst rafta, soldan dördüncü
sırada yeni bir kitap gördüm. Bu, Bekir’in o güne kadar okudukları içerisinde
en sevdiği dördüncü kitap olduğu anlamına geliyordu. İlk üç sıranın yerinin
sarsılmaz olduğunu bildiğim için dördüncü sıranın anlamı çok daha büyüktü.
Biraz inceledikten sonra benim de ilgimi çekmişti. Kitaba ilişkin bir şeyler sorduğumda
ise daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı ve kitaba ilişkin tek kelime etmedi. “Oku, üzerine sonra konuşuruz.” demekle
yetinmişti. Aynı gün okudum kitabı, sonra bir daha ve bir daha. Yirmi gün
içerisinde üç defa okumuştum. Ölüm türlerinden bahseden o kitap, ölüme kafayı
takmış Bekir için kusursuz bir seçimdi. Belki yıllar önce okusa bu kadar etkili
olmayacak, dördüncü sıraya yerleşemeyecekti. Ben de okuyup bitirdikten sonra
üzerine konuştuk bittabi. Birbirinden çok uzak çıkarımlarımız yoktu ama
Bekir’in son dönemdeki ruh hâli beni korkuttuğu için her şeyi daha farklı
anlattım ona. Bünyesi zayıftı Bekir’in. Hem duygusal hem de bedensel olarak. Rüzgâr
esse hasta olur, hastalığı gözünde büyütür, kaderci olmasına rağmen ölümden de
korkardı. Ölümden, ölüm gibi korkan adamın ölüme bu kadar takmış olması garip
miydi? Garip olan, takmaktan fazlasını yapmaya yaklaşıyor olmasıydı.
Biz dört kişiydik: Bekir,
Mustafa, Halil ve ben. Bekir’le lise döneminden arkadaştık. Mustafa ve Halil’le
de üniversite yıllarında tanışmıştık. Sürekli takıldığımız bir barın en uç köşesinde
bulunan ve adisyonda adı “köşe masa” olarak geçen bir masa bir araya
getirmişti bizi. Senelerce aynı bara gidip aynı masaya oturduk. Onlarca insan
gelip geçti bu masadan ve sonunda biz dördümüz kalmıştık. Halil, anne ve babası
avukat olan, hukukçu bir ailenin yine hukuk okumuş, başı beladan kurtulmamış,
ailesinden kaçmak için şehir dışında okumayı ve çalışmayı tercih etmiş ama en
önemlisi bir proje çocuk olarak yetiştirilecekken bunu elinin tersiyle itmişti.
Ailesi ile seyahate çıktığı bir dönemde, yol kenarında konaklayan çingeneleri
görüp arabadan inmek ve yanlarına giderek bir ay boyunca onlarla birlikte
yaşamak gibi akıl almaz deneyimleri vardı. Mustafa’nın babası zengindi. Bir
aile şirketleri vardı. Kız kardeşi ve kendisi günün birinde bu şirketin başına
geçmek için yetiştirilmişti. Yurt dışında geçen yaz tatilleri, on sekizinci
yaşını doldurup üniversiteye girmesiyle babası tarafından hediye edilmiş son
model bir araba gibi lüksleri olmuştu gençlik yıllarında. Masanın
müdavimlerinden olan Cansu’nun sevgilisiydi. Birlikte oldukları dönem tanışmıştık.
İlişkileri bittikten sonra Cansu ile kopmuş ama Mustafa ile görüşmeye devam
etmiştik. Bekir ve ben ise orta gelirli ailelerin çocuklarıydık. Bekir’in
kafası siyasete fazla çalışırdı. Ben ise apolitiktim. Dünyada uğraşılacak bu
kadar güzellik varken neden siyasetle ilgilenir insanlar anlayamadım hiç. Beni
bu konuların içine çekmeye çok çalışmış ama başaramamıştı. Ortak bir dil
bulamadığımız tek konu da siyaset olarak kaldı. Hayatımızdan geçip giden
insanlardan sonra sadece dördümüzün kaldığı Köşe Masa’nın gündemini de
genellikle Bekir belirlerdi. Anlatacağı, üzerine tartışmak isteyeceği bir
şeyler hep vardı. Aşk, futbol, kader, yaşam, ölüm, din, bireysellik,
toplumsallık, felsefe, sosyoloji, psikoloji… Tartışmalar bazen teatral bir hâle
dönüşürdü. Ölü Ozanlar Derneği’ndeki
kadar çarpıcı sahneler olmasa bile tartışmanın heyecanıyla etraftaki masaların
dikkatini çekip aşırı gürültüden uyarıldığımız çok olmuştu. Yıllar sonra
anlatılabilecek güzel anılardı bunlar. Mustafa’nın yorumlarını çoğunlukla sevmez
ve ciddiye almazdı. Çünkü Bekir’e göre ekonomik anlamda Mustafa kadar rahat
yaşamış bir adamın derin düşünmesi beklenemezdi. Hayattaki her şey bir kırılma
noktasıyla anlam kazanır ve var olurdu. Mustafa düz bir çizgide yaşamıştı hep
ve yeterince acı çekmediği için yapacağı yorumlar da düzdü Bekir’e göre. Halil
ise sonuca yönelik konuşurdu. Bildiği konular hakkında sonuna kadar her detayı
anlatmak, bilmediği konular hakkında ise fikir beyan etmemek ve her anlatılanı
dikkatle dinlemek gibi takdir edilesi bir özelliği vardı. Bekir’le ters düştüğü
konularda en çok parlayan da Halil olurdu. O yüzdendir ki en sert tartışmalar
da bu ikili arasında yaşanırdı. Bir keresinde bu tartışmalardan biri öyle bir
noktaya gelmişti ki Halil masadan kalkıp gitmiş neyse ki tatsızlık uzun
sürmemişti. Sohbetlerde en çok medet umduğu kişi ise bendim. Anlatılanları
sabırla dinler, bazen not alır, en sonunda olumlu veya olumsuz düşüncelerimi anlatırdım.
Sabrımı, ciddiyetimi, kurduğum cümleleri çok severdi. Hayatı boyunca kimsenin
söylediklerini de benim söylediklerim kadar ciddiye almadı. Gündemin ölüm
olduğu o günlerde, buluşmalar her zamankinden daha uzun sürüyordu. Masada
sohbetler hiçbir konu hakkında olmadığı kadar uzuyor, tartışmalar büyüyor,
sesler hiç olmadığı kadar yükseliyordu. Her erkek gibi biz de haklılığımızı
ispat etmek için sesimizi yükseltmenin işe yarayacağını düşünüyorduk. Gözden
kaçırdığımız nokta ise Bekir’in beklentisi bu kez tartışmaktan, konuşmaktan
fazlasıydı. Ölmek istiyordu ve bunların hiçbirinin boşlukta kalmaması adına bir
hazırlık sürecindeydi. Bu senaryonun kusursuz olması için altını doldurması ve
anlamlandırması gerekiyordu. Genç yaşta ölen yazarları anlatır olmuştu sık sık.
“Başka sebeplerden öldüğünü anlattılar
bize ama aslında hepsi ölüm düşüncesinden öldü.” demişti. En çok dikkatimi
çeken kısım da buydu. Ölüm düşüncesi değiştirmişti onu. Kitaplar okuyor, filmler
izliyor, hikâyeler araştırıyordu. Durmaya niyeti yoktu.
Yıllar önce bir gün, Köşe
Masa’da, Bekir, Cansu ve ben oturuyorduk. Mustafa ve Halil’le henüz
tanışmadığımız yıllardı. O günkü gündem, birbirimiz hakkında düşüncelerimizi
söylemekti. Birbirimizin sevmediğimiz yanları, karakter özellikleri, hayattan
beklentilerin gerçekleşme olasılığı, birbirimize söylediğimiz yalanlar gibi
uzayıp giden bir listeyi konuşmuştuk. Bekir’in, benim ve muhtemelen Cansu’nun
da çok keyif aldığı günlerden biri olmuştu. Bugünlerde buna “kaliteli zaman geçirmek” deniyor. Cansu,
gecenin sonunda, geri kalan bütün hayatımız için bize aydınlatma yaşatacak bir
şey söyledi. “Sizin ikinizin ortak bir
özelliği var: Bir hikâyeniz olsun istiyorsunuz.” İtiraf etmeliyim ki çok
çarpıcı bir tespitti. Eğer yirmili yaşlarınızın başındaysanız, özgüven konusunda
bir sıkıntı yaşamıyorsanız ve dostlarınızı da iyi tanıdığınızı düşünüyorsanız,
bir arkadaşınızın sizinle ilgili tespitlerini anlattığı bir konuşmada karşınıza
geçip “Bir hikâyeniz olsun istiyorsunuz.”
demesini beklemezsiniz. Cansu’nun bahsettiği o hikâyeyi yaşamak için çabalamaya
başlasaydık bir anlamı olmaz ve yarıda kalırdı her şey. Ortada bir durum vardı
ve o sadece adını koymuştu.
Yirmili yaşların ortasını
henüz geçtiğimiz zamanlarda hayatımız şekillenmeye başlamıştı. İş sahibi olmuş,
evlenmeye başlamıştık. Mustafa, babasının veliahtı olarak tahta geçmişti.
Uzatmalı nişanlısı ile de evlilik arifesindeydi. Cansu’dan ayrıldıktan kısa bir
süre sonra Aslı ile tanışmıştı. Aslı, bize hep mesafeliydi. Evliliğe gittikleri
bu yolda, o imza atıldıktan sonra Mustafa’nın eskisi kadar yanımızda
olamayacağına hepimiz emindik. Mustafa da biliyordu ama dile getirilmiyordu
hiç. Evlendikleri andan itibaren de düşüncelerimizle ilgili bir sürpriz
yaşamamıştık. Mustafa’nın bizden ayrılması çok uzun sürmemişti. Nadiren -o da
vicdanını rahatlatmak için- aramıza katılıyordu artık. Halil’in ne yaptığı pek
belli değildi. Bir noktada avukatlık yapmaya başlayacaktı ama ekonomik kaygısı
olmadığı için acelesi yoktu, henüz hayatını yaşama aşamasındaydı. Evlilik
kurumuna, aramızda en uzak isim de Halil’di. Sık sık gündeme gelir olmuştu bu
konu ve hepimizin hemfikir olduğu konu Halil’in evlenmek için en iyi ihtimalle
otuzlu yaşlarının ortasını bekleyeceği yönündeydi. Ben memur olmuştum. İş
garantisi, yüksek maaş, izin kullanma rahatlığı, iş durumuna bağlı olarak
değişmeyen ruh hâli… Kısacası içinde gelgitlere yer olmayan bir iş yaşamı
istemiştim. İstediğimi de almıştım, fazlasında gözüm yoktu. Kendime uygun bir
kadınla tanıştığım zaman da evlenmek için fazla beklemeyecektim. Bekir’in durumu
ise biraz karışıktı. Mesai saatlerine, belli bir sisteme ve sabit maaşa bağlı
olarak çalışmak istememişti hiç. Rus Dili ve Edebiyatı okumuştu Bekir.
Öğrencilik yıllarında, harçlığını çıkarmak için, Rusça bilgisini kullanarak mihmandarlık
yapardı. Uluslararası bir toplantı için Türkiye’ye gelen bir Rus diplomatın
mihmandarlığını yaptığı sırada, söz konusu diplomat ile bir arkadaşlık ilişkisi
kurmuştu. Adam edebiyata ilgiliydi ve Bekir’le yaptıkları sohbetler
Dostoyevski, Gogol, Tolstoy’a kadar uzanınca Bekir’i çok sevmişti. Devam eden
süreçte diplomat Türkiye’ye sık sık gelmeye başlamış ve mihmandar olarak
Bekir’i talep etmişti. Bu, Bekir’i alternatifsiz kılan bir durumdu ve
öğrencilik yılları için, ayda sadece birkaç gün çalışarak kusursuz bir gelir
elde ediyordu. Diplomatın yoğun övgüsü sebebiyle kendisi dışında Türkiye’ye
gelecek olan Rus diplomatlar arasında da ufak çapta bir ün edinince Bekir için
hayat çok farklı bir yere evrildi. Rusya’ya davet edilmiş ve mezun olmadan önce
bir süre orada yaşama şansı da bulmuştu. Mezun olduktan sonra da bu işe devam
etti. Hayalini kurduğu hayat hemen hemen böyle bir şeydi. Bir sisteme, şirkete,
patrona, kişilere bağlı olmadan sadece müsait olduğu zamanlarda çalışıyor ve
fena da kazanmıyordu. Ailesi bu durumdan memnun değildi ama Bekir’in de çok
umurunda değildi. Evdekilerin gönlü olsun diye sabit maaşlı bir işe sahip olmak
yerine onlarla her gün bunun kavgasını yapmayı tercih ediyordu. Fakat bu
kavgalar içten içe yormuştu onu. Eve geç gitmeler, kimse uyanmadan evden
çıkmalar, tüm hafta sonunu dışarıda geçirmeler gibi davranışlarıyla başlayan
süreç, kendi hayatını bulandırmaya başlamasıyla devam etti. Nerede akşam orada
sabah, alkol, kısa süre devam etmiş olsa da uyuşturucu… Bunlar çok önemli
değildi. Günün sonunda dönüp dolaşıp yine eve geliyordu. Bir araba aldı
sonraları. Kimseye haber vermeden atlayıp bir yerlere gidiyordu. Çoğu zaman
başka bir şehirden “İyiyim, merak etmeyin!”
diye bir haber geliyordu. Günlerce, bazen haftalarca süren yok olmalardı
bunlar. O yolculukların birinde gece yarısı önünde seyreden araba bir anda
yoldan çıkıp takla atmıştı. Bekir’den başka da gören olmamıştı kazayı. Hemen
yardıma koşmuş ve takla atan arabanın içinde tek başına bir kadın olduğunu
görmüştü. Vücudundan kanlar süzülüyordu. Hemen ambulansa haber vermişti Bekir. Kadın
hemen hastaneye kaldırılmış ve yanında kimse olmadığı için bütün bu süre
boyunca refakatçisi Bekir olmuştu. Önemli bir şeyi yoktu neyse ki ama o ıssız
vakitte Bekir’in orada olması yine de büyük şanstı. Kadınlar “Kahramanım!” psikolojisi ile böyle
durumlara kayıtsız kalamaz ama bu hikâyede kayıtsız kalamayan taraf Bekir olmuştu.
Üniversitedeki büyük aşkı Sedef’in başka bir şehre taşınmasıyla ayrılmışlar ve
Bekir de kalbinin bütün kapılarını dünyadaki bütün kadınlara kapatmıştı. Kaza
yapan kadının adı Bilge’ydi. Bekir’in kaçış seanslarından birini yaşadığı o
gece, Bilge de tek başına tatile çıkıyordu. Babası yıllar önce terk etmişti
Bilge ve annesini. Annesi de kızıyla çok ilgili sayılmazdı. Bilge, belli bir
yaşa geldikten sonra tek başına bir hayat kurmuştu kendine. Bekir’in, kendi
hayatını bulandırdığı o dönemde ancak yeni bir heyecan onu kendine
getirebilirdi ve bu heyecan Bilge’ydi. Cansu’nun yıllar önce bahsettiği
hikâyenin bir parçasını bulmuştu. Şehirlerarası, ıssız bir yolda, hemen önünde
takla atan bir araba ve o arabadan Bekir sayesinde kurtulmuş tek başına bir
kadın. Gerçekten güzel hikâyeydi.
Çok geçmeden evlendiler.
O sarsak, bunalımlı hayatından çıkmıştı. Düğün geceleri için bir kamera kaydı
hazırlamıştı. Kameranın karşısına geçip “Herkes
benim seni kurtardığımı zannediyor ama ben seni değil sen beni kurtardın.”
demişti ve bunu herkesin bilmesini sağlamıştı. O konuşmayı izlemek, yaşanması
gereken bir tecrübeydi. Herkesin tüyleri diken diken olmuş, kaydı izleyen pek
çok kişinin gözleri dolmuştu. Evleneceği kadına sevgisini anlatmanın, bunu
bütün dünyaya anlatmanın ve Bilge’yi onurlandırmanın kusursuz bir yoluydu. Bilge’yle
uzun ve mutlu bir yaşam hayal etti. Birlikte eğleniyor, seyahat ediyor, resim
bile yapıyorlardı. Beş senelik bir sınır koymuşlardı kendilerine. Beş sene
çocuk yapmayacak, bu süreyi olabildiğince çok seyahatle geçirecek, birlikte
dünyadan bütün heveslerini alacaklardı. Fakat bunların hiçbirinin asla gerçek
olmayacağı birkaç sene içerisinde belli oldu. Aslı için bir öngörümüz vardı.
Evlendikten sonra Mustafa’yı sosyal hayatından soyutlayacak, sadece kendisine bağımlı bir adam hâline
getirecek, kendi mutsuzluğuna hapsedecekti. Haksız da çıkmamıştık. Yeni evli
bir çift olmanın gereklerini yerine getirircesine aramıza katıldıkları birkaç
görüşmeden sonra kopma başlamıştı. Sürpriz yoktu. Hepimiz bunu bekliyorduk. Ama
Bilge için bunların kıyısından bile geçebilecek herhangi bir düşüncemiz yoktu.
Evliliğe giden süreçte o da aramıza katılmış, sohbetlerimize eşlik etmiş,
bizden biri olmuştu. Mutluluk vericiydi bu durum. Bunun anlamı şuydu: Bekir
bizimle kalıyordu. Babam hep derdi ki “Ne
kadar seversen sev, ne kadar mutlu olursan ol, ne kadar uyumlu olursan ol. Aynı
evde yaşamaya başlamadan ne olacağını bilemezsin.” Bekir ve Bilge’nin
evliliği bunun kanıtıydı. Bekir, evlendiklerinden yaklaşık iki ay sonra Köşe Masa’ya
bir hışımla geldi. İlk birayı dört yudumda içti, ikincisini de öyle. Nefesi
yetse tek yudumda bitirecekti ya… Sadece ikimiz vardık ve sabırla konuşmaya
başlamasını bekledim. Üçüncü birası geldiğinde ben daha ilkini henüz
yarılamıştım. Sonra döndü ve dedi ki “Bir
kadın hiçbir şeyden mi mutlu olmaz?” Nasıl yani? Hiçbir şeyden mutlu
olmamak ne demekti Bekir? “Evliliğin
anlamı benim için…” diye başladı söze. Sonu pek iç açıcı olmayacaktı bu
konuşmanın. “…önümüzdeki elli sene
boyunca aynı kadınla aynı sabaha uyanmaya karar vermek demekti. Her sabah öfkeyle
uyanmak, ona dokunmana, şefkat göstermene izin vermemesi, kahvaltıyı hazırlayıp
onu öperek uyandırdığında sırtını dönüp rahat bırakmanı istemesi ve uyumaya
devam etmesi… Kendi kendine kahvaltı yapmak zorunda kalmak ve senden sonra
gelip kahvaltısını yaptığında sanki hiçbir şey olmamışçasına gidip kahvesini
hazırlayıp getirdiğinde ve bunu da ‘Ruhum’ diye sunduğunda ‘İstemiyorum’ diye
karşılığını almak.” Bekir, “Ruhum”
derdi Bilge’ye. Ne büyük söz ve de ne kadar özel. “Yüzü bir an olsun gülmüyor. Hiçbir şeyden mutlu olmuyor. Gerilimden
besleniyor. Bu kadar mutsuz olmaya, sürekli tartışmaya insanın gücü yeter mi?”
O gün zamanla her şeyin düzeleceğini söyleyerek telkin etmiştim Bekir’i.
Konuyla ilgili yapabileceklerimin bir sınırı vardı ve sonraki çabalar da bu
evliliği kurtarmaya yetmemişti. Çok daha önceleri boşanmaları gerekiyordu
aslında ama evli olan bir insana boşanması gerektiğini söyleyemezsiniz. Hiçbir
zaman mutlu olmadığı baba evine dönmüştü. Yaşadığın evlerden, yaşadığın
hayattan, kadınlardan ne çekmiştin be Bekir!
Halil, üniversiteye
başladığından beri yalnız yaşıyordu. Bekir’in boşanma sürecinde de birlikte eve
çıkmaları gündeme gelmişti ama yaşadıkları olağan bir tartışmadan sonra bir
daha açılmamak üzere konu kapanmıştı. Alışkanlıklar kolay kolay değişmez.
Halil’in de tek başına yaşama alışkanlığı değişecek türden değildi. Bilge’yle
boşandıktan sonraki bir yıllık süreçte yine kilitledi bütün kapılarını. Tam bir
sene sonra biriyle tanıştı ve yeni bir hayal kırıklığı yaşadı. Sonra bir diğeri
ve bir diğeri daha… Evde de gerilim arttıkça artıyor, artık ailesiyle birlikte
dört duvara sığmıyordu. Ayrı bir eve çıkmaya kesin olarak karar vermiş ve bunu
ailesiyle paylaşmıştı en sonunda. Bu, çoktan yapılması gereken bir şeydi. Olay,
ciddiye bindiğinde ise annesinin vetosuyla
karşılaşınca başlamadan bitmişti bu macera. Erkek çocuklarının, anne
bağımlılıkları kusursuz bir güçtür. En azından, bu topraklarda büyüyen bir
erkek çocuğu için böyledir. Sonra bulantı günleri başladı tekrar. Alkol,
uykusuzluk, kaçış… Düşüncelerine ölüm fikri de o dönem yerleşti. Buna anlam
veremiyordum. Bekir gerçek bir acı yaşamamıştı. En basiti, bir ölüm görmemişti.
Gerçek bir acıyla yüzleşmemiş biri ölüme nasıl olurdu da bu kadar
yaklaşabilirdi? Aslında Halil bir şey söylemişti bununla ilgili: “Bu çocuk okuduğu her kitaptan, dinlediği
her hikâyeden, şarkı sözlerinden melankoliyi alıyor kendine. Bu
değiştirilebilir mi bilmiyorum ama aynı şeylerden çıkardığımız farklı sonuçları
masanın üstüne koyup bakalım. Ben, kurallara ve mantığa uygunluğunu alıyorum.
Tarık, felsefesini alıyor. Mustafa, işine geleni alıyor. Bekir ise melankoliyi
ve dramı alıyor. Beni asıl korkutan şey ise bunları içinde biriktiriyor. Şu
birkaç yılda saçları beyazladı iyice. Gamsız adamın saçları beyazlamaz, içinde
biriktiriyor. Eceliyle ölen yazarlardan neden bahsetmiyor? Bahsettikleri hep
intihar edenler, erken yaşta ölenler, faciayla ölenler…” Halil’in ne demek
istediğini çok iyi anlamıştık o gün ama yorum yapamamıştık.
Telefon
çalıyor. Hattın diğer ucunda Halil var: “Bekir
gitmiş. Seni almaya geliyorum.” Sanki dünyaya milyonlarca kez gelmişim
gibi, en yakın arkadaşımla ilgili her gün böyle haberler alıyormuşum gibi,
cevabından korkmadan sordum: “Nereye?”
Halil benim kadar soğukkanlı değildi. Sesi titriyordu. “Bilmiyorum.”
Elimde, Bekir’den geriye
kalan ve Halil’in bana teslim ettiği bir mektup vardı. İçinde ne olduğunu çok
merak etmişti Halil ama verdiği sözü tutmak istiyordu. O sözü tutacağını
bildiği için de Bekir onu seçmişti. Yine de ben okurken yanımda olmak istedi. Ben
de müsaade ettim.
Tarık,
Halil’e, belli bir tarihte sahibine teslim edilmek üzere bir
mektup yazarak bir avukata teslim edebilir miyim diye sordum. Anglosaksonların
böyle bir âdetinin olduğunu ama bizim buralarda böyle şeylerin olmadığını
söyledi. Ondan rica ettim, ne de olsa avukattı. İlk başta pek yanaşmadı ama,
arkadaş işte, ikna ettim bir şekilde. Sadece bir kereye mahsus Anglosaksonlar
gibi davranacaktı. Zor olmasa gerek diye düşündüm. Bu mektubu sana vermesini
istediğim tarihte hâlâ gitmemiş olsaydım mektubu ondan geri isteyecektim. Her
zaman olduğu gibi duygularını belli etmedi ama bence biraz tedirgin oldu. Söyle
ona hakkını helal etsin.
Gördüğüm en iyi dostlardık. Senin canın bana, benimki de sana
emanetti. Aynı dili konuşmamıza, aynı şeylerden hoşlanmamıza, birlikte tatile
gittiğimizde en ufak bir tartışma yaşamadan geri dönebilmemize gerek yoktu.
Canının birine emanet olması çok farklıydı. Ben hep bildim ki eğer bir gün bana
bir şey olursa geride kalan her şeyime Tarık sahip çıkar. Bunları ardımdan
omuzlarına bir yük bırakmak için söylemiyorum. Bunları dile getirmeme gerek
olmadan senin bunları hissedeceğini zaten biliyorum. Anlatmak istediğim şey
yaşadıklarımı anlatabileceğim yegâne insanın sen oluşudur. Arkamda bıraktığım
bir emanet de yok zaten. Ne bir eş, ne bir evlat, ne bir para… Bu durumun da
beni ayrıca rahatlattığını bilmeni isterim. Bizi bu kadar iyi dost yapan sebep
ise Cansu’nun bahsettiği o hikâyeyi oldurabilme isteğiydi. Bizi bir arada tutan
sebep buydu. Çok düşündüm, daha güçlü bir sebebi olamazdı. Bir hikâyemiz oldu
mu peki; işte ona pek emin değilim. Eğer bu bir intihar mektubu olsaydı işte o
zaman kusursuz bir hikâye olurdu.
Son dönemeçte beni yönlendirdiğin psikolog arkadaşınla ilgili
durumları detaylıca bildiğini sanmıyorum. Aklımdakilerden kurtulmam için başarılı
olabilir miydi; inan bilmiyorum. İlk görüşmemizde ona ne anlatırsam anlatayım
sana asla bir şey söylemeyeceğine dair bir söz istedim. Psikologların etik
ilkeleri gereği bu sözü vermek onun için zor olmadı. Bana sorarsan duygusal bir
şeyler hissetti bana karşı. O yüzden terapiyi bırakıp başka birilerine
yönlendirmek istedi. Ödüm kopar ya hani merak ettiğim bir şeyi de bilmeden
öleceğim diye; işte o yüzden psikologların danışanları ile olan ilişkisini de
biraz araştırdım. İntihara meyilli olan danışanlarla bir kontrat yapıldığını
biliyor muydun? Danışanı bağlayıcı bir unsur olması ve psikoloğun kendini
koruma ilkesi gibi sebeplerden ötürü yapılan bir kontratmış bu. Azrail ile
kontrat yapmak gibi bir şey sanırım. Çok ilgimi çekmişti bu durum ama
detaylarını öğrenmek istemedim. Yeni bir şey öğrenmeye de gücüm yoktu zaten.
Senin gerçek bir acı yaşamam gerektiğine yönelik sarsılmaz
inancın doğru değildi. Herkes tek seferde ölmez. Ölmek için illa trafik kazası
geçirmeye, kalp krizi geçirmeye, kanser olmaya gerek yoktur. Bazıları her gün
ve her an küçük küçük ölür. Bir kuyuya bırakıldığını ve o kuyudan çıkmak için
harcadığın bütün çabaya rağmen bir türlü çıkamadığını düşün. Çıkamadığın o
kuyuya sürekli birilerinin gelip bir bardak su döktüğünü düşün bir de. Suyun
seviyesi henüz ayak bileklerindeyken o kuyudan çıkmak için umudunu koruyor
olursun. Bel hizana geldiği zaman tedirginlik başlar. Boyun hizana geldiğinde
umudun iyice azalır ve küçük çırpınmalar başlar. Su seviyesi ağzını ve burnunu
geçmeye başladığında ise tam anlamıyla çırpınmaya başlarsın ve nefes almakta
zorlanırsın. Suyun seviyesi boy hizanı geçtiği zaman ise artık yapacak bir
şeyin kalmamıştır. Nefes alamıyorsundur. İşte ben böyle öldüm. Ağır ağır, her
gün biraz daha öldüm. O kitabı kütüphanemde gördüğünde su burun hizasını
geçmişti. Nefes almak için parmak uçlarımla yukarı doğru sıçramalar yapmam ve
çırpınmam gerekiyordu. Annemin, babamın, Bilge’nin ve tüm insanların
bencillikleri, bencilliklerine bağlı kötülükleri ve bu kötülüklerin deldiği
beynim ve ruhum bir bardak su olarak içinde bulunduğum kuyuya döküldü.
Hatırlar mısın çadır kampına gittiğimiz bir hafta sonu
Mustafa’nın bir arkadaşı ailesiyle bize katılmıştı. Babalar eğlenirken anneler
çocuklarıyla ilgileniyordu. Ama Mustafa’nın arkadaşı farklıydı. Neredeyse hiç
yerinde oturmamış, huysuzluktan ortalığı yakıp yıkan küçük kızıyla ilgilenmiş
ve karısına seslenmemişti bile. Bazı küçük detaylar çok şey anlatır. Düşünceli
bir adamdı o ve en önemlisi bencil değildi. Çocuğuyla en az annesi kadar ilgilenmesi
gerektiğinin farkındaydı, “Of!” bile dememişti. Karısını seviyor olmalıydı ama
asıl konu sevmesi değil bunu davranışları ve sorumluluklarıyla anlamlı
kılmasıydı. Biz ise bütün hayatımızı birilerini sevdiğimizi söyleyerek geçiriyorduk.
Ailemizi, arkadaşlarımızı, yanında çalıştıklarımızı, yanımızda çalışanları,
insanları… Tüm sevgimiz sadece söylemekten ibaretti. Hayatın bize yüklediği
misyonları yıkılamaz kurallar zannediyor ve ona göre davranıyorduk. Bu
kurallara göre çocuklarla anneleri ilgilenmeliydi. Daha da kötüsü bu kuralları
yıkmak imkânsız değilken işimize geldiği gibi yaşamayı tercih ettik. Ben, ailemden,
Sedef’ten, Bilge’den ve başka birinden böyle bir ayrıcalık istemedim. Benimle
ilgilensinler istemedim, beni rahat ettirsinler istemedim. Sadece beni rahat
bırakmalarını istedim. Bu kadar bencil nasıl olabilir insan, dünyada kendinden
başkaları yokmuş gibi nasıl davranır, anlık telaşları tüm mutluluğuna nasıl
tercih edebilir bunu anlayamadım. Belki ben de onlar gibiyim. Dünyayı kendi
baktığım yerden görebiliyordum sadece. Her gün öldürüyoruz birbirimizi. Ben
sadece buna direnç gösteremeyen taraftayım.
Sen şimdi diyeceksin ki “Halil’in yaptığını yaparak, kimseyi
takmadan, ailenden kaçmak bu kadar mı zordu?” İnsanlara anlatamadığım şeylerden
biri de bu biliyor musun desem kızarsın bana eminim. Ama öyle. Bu yaradılıştır.
Halil’in varlığı bunu yapmak için uygun olabilir. Ama benimki değildi. Öylece
her şeyi reddedip, her şeyi bırakıp, vazgeçip gidemedim işte. Yapamadım. Ama
artık dayanamıyorum.
Bir çıkış kapısı aramaya başladığım dönemde ilk olarak tek başıma
yaşama fikri geldi aklıma. Geçici de olsa bana nefes aldırabilecek bir çözüm gibi
görünmüştü. Bilge’yle evlenmeden önce yoklamıştım evdekileri ama ters tepmişti.
Boşandıktan sonraki kesin kararlı girişimim ise anne duvarına çarpmıştı. Sonra
evlenmek dedim, işte bu bir çözüm. Sevdiğin bir kadın, yeni bir yuva, bambaşka
bir hayat… Bunu başardım ama faciayla son buluşunu hepiniz seyrettiniz. Belki
de ben hiç sevmedim Bilge’yi. Ben Bilge’nin beni kurtarma ihtimalini sevdim.
Eğer öyleyse ben de bencildim. Hem de affedilemeyecek kadar çok. Aklıma gelen
yeni çözüm ise her şeyi geride bırakıp başka bir yere gitmek. Uzunca bir
süredir bunun hazırlığını yaptım. En önemlisi ise kimsenin arayarak beni
bulamayacak olmasıydı. Geride kalanlar, yani sizler için ölümden bir farkı
muhakkak olacaktır ama bir süre sonra bu yokluğa da herkes alışacaktır. Bu
mektubu bırakmamın en önemli amaçlarından biri de ölmediğimi bilmenizdir. Bir
gün geri döner miyim bilmiyorum. Gideceğim yerde birilerinin beni öldürmeye
çalışmayacağının garantisini veremem elbette ama bence denemeye değer. Belki de
hayata dönebilirim kim bilir.
İntihar etmeyi düşündüğümü zannediyordun ve ben bunu
biliyordum. Psikolog arkadaşınla beni görüştürmen, dördüncü sıradaki kitabı
okuduktan sonra ölümden hiç bahsetmemen… En başından beri biliyorum bunu.
Haksız sayılmazdın, uzun süre düşündüm kendimi öldürmeyi ama cesaret edemedim. Bu
düşünce ne zaman yerleşti aklıma bilmiyorum. Aradığın cevabın ölüm olduğuna
tamamıyla emin olduğun an bir iç huzura kavuşulduğunu duymuştum. Öyle bir iç
huzur da uğramadı bana. Yaşadıklarım buna yetmedi belki de. Ama ben zaten her
gün tekrar tekrar öldüm. Ruhum ölürken bedenimin yaşaması bir şey ifade etmiyor.
İnsanoğlu gariptir gerçi. Sevdikleri ölümcül hastalıklarından kıvranırken bile
keşke ölse de kurtulsa bu acılardan der ama bir yandan da hareketsiz uzansın,
acı çeksin ama yeter ki nefes alsın ister. Bu bencillik insanları
yalnızlaştıracak, yalnızlık öldürecek.
Cansu’nun bahsettiği, bizi bir arada tutan hikâye vardı ya
ben şimdi onu tek başıma almaya gidiyorum. Bu benim sana ihanetimdir. Ben de
şimdi senin bulunduğun kuyuya bir bardak su döküyorum. Kimseye kırgın değilim.
Üzgün değilim. Borçlu hiç değilim. Beni rahatsız eden tek duygum sana karşı
olan mahcubiyetim. Halil’le birbirinize sahip çıkın. Mustafa için bir şey
söyleyemem ama Halil kaybedilmemesi gereken bir dost. Her şey için üzgünüm. Ama
her şey için!
Halil için bir kere sesli
olarak sonra da dört kere içimden okudum mektubu. Halil, birkaç tane sigara
içti ben okurken. Hiçbir şey demedi. Mektubu katlayıp zarfa koyduğumda
birbirimize öylece bakıyorduk.
2 Şubat 2020 Pazar
Kobe Bryant

Çocukluk kahramanım diyebileceği bir figüre sahip olan herkesin hemfikir olduğu konu şudur ki: eğer o kahramanlar bizim gibi etten, kemikten bir insansa günün birinde onların öleceğine asla ihtimal vermezsiniz. Sanki öyle bir zaman gelecektir ki sessiz, sedasız, kimsenin haberi olmadan yıldızlara yükseleceklerdir. İşte benim gibi insanlar için de trajedi tam olarak burada başlıyor. Çocukluk kahramanınız bir helikopter kazasında ölemez, bu olamaz, buna inanmak için çok fazla şeye ihtiyacım vardı. Haberler ilk düşmeye başladığında Twitter'da Amerikan medya kuruluşlarının hesaplarını gezerken bunun yalan bir haberden ibaret olmasını ne kadar çok istediğimi anlatamıyorum bile. Ben pek ağlamam, yani her insan gibi beni ağlatacak anlarım olur elbet ama en son ne zaman ağladığımı hatırlamıyorum bile. O gece bir ara, dört kızının birden aynı helikopterde olduğu haberini okuduğum zaman ise kendimi tutamadığımı itiraf etmeliyim. Binlerce kilometre, kıtalarca ve okyanuslarca uzaktaki, hiç görmediği, tanımadığı, dokunamadığı biri için ağlar mı insan? Ağladım. Çünkü ben büyürken hep Kobe vardı, emekliliğini açıkladığında artık çocuk olmadığımı hissetmiştim. Öldüğünde ise sanki benim çocukluğum da kahramanıyla birlikte ölmüştü.
Hayatıyla ve basketbol kariyeriyle ilgili gerekli gereksiz pek çok detayı biliyorum. Vanessa ile evlenmesini istemedikleri için ailesiyle arasının açık olduğunu(ki nikah törenine katılmadılar), bu sürecin ilk kızı doğana kadar sürdüğünü, annesinin yediğinde çok beğendiği Kobe usulü biftekten ötürü ona bu adı verdiğini, sonradan değişse de NBA'de forma giyen en genç oyuncu olduğunu, en sevdiği çizgi film karakterini... Ama burada nasıl biri olduğunu anlatmak istediğime emin değilim. Günlerdir uzun uzun kariyerinin ve hayatının bütün kilometre taşlarını birlikte okuduk ve izledik. Ben daha çok, benim için ne ifade ettiğini anlatmayı istiyorum. Kelimelerin gücü buna yetebilir mi emin değilim ama kelimelerimin gücü buna yetmeyecektir şüphesiz.
Onun hayatını üç dönemde değerlendirdim hep. İlki, kendini anlatmaya ve tanımaya çalıştığı, aynı zamanda egosunun tırmandığı ilk dönem. Daha on üç yaşındayken tüm zamanların en büyük basketbolcusu olmayı kendisine hedef koyan ve bunu başarmak için her şeyi yapmış bir çocuk. Sonraki döneminde o egonun sonuçlarını dünyaya sunduğu dönemdir ki 81 sayı atıp sezon ortalamasında 35 sayının üzerinde oynadığı zamanlardır. Olgunluk çağını seyretmekse bambaşka bir keyifti. İmtiyazlı geçmişinden ötürü saygı görmeyeceğini düşünerek hırçınlığa başvuran, oyunu kazanmak için sadece sayı atmak zorunda olduğu mental egosunu geride bırakan ve "Black Mamba"ya dönüştüğü bu olgunluk döneminde, dünyanın gördüğü gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri olmasının yanında artık bir rol modele dönüşmüştü. Saha içinde ve dışında yaptıkları, basketbol dışında da elde ettiği başarılarla birlikte neden bir basketbolcudan çok daha fazlası olduğunu görmek inanılmazdı. Aşili koptuğu zaman ayakta bile duramaması gerekirken çizgiye gelip iki serbest atışı kullanan adam oydu işte. O ve onun "Mamba Mentality"si onu takip eden milyonlarca insana çok şey öğütlüyordu. Bu hayatta üç şeyi çok sevdim: Kitaplar, filmler ve basketbol. Çocukluk kahramanım dediğim basketbol yıldızının yazdığı çocuk kitabının en çok satan kitaplar listesine girmesi ve Oscar kazanmış ilk ve tek NBA yıldızı olmasının bende yarattığı etkiyi hayal gücünüze bırakmak isterim.
Yıllardır hep bir soru sordum kendime: "Kobe'ye bu kadar hayran olduğum için mi bu oyunu çok sevdim yoksa bu oyunu çok sevdiğim için mi bu adama bu kadar hayran oldum?" Anlatmak istediğim şeyi örneklemem gerekirse Michael Schumacher, F1'i bıraktıktan sonra bir tek yarış bile izlemedim. Beni o spora seyirci yapan şey tamamıyla bir adamın varlığıydı. Kobe'den önce de basketbol benim için vardı, onunla bir tutkuya dönüştü ve halen izlemesi benim için büyük keyif. Fakat şimdi fark ediyorum ki o bıraktığı günden bu yana tek bir NBA maçı izlemedim. İzlediğim son maç ise Kobe'nin Utah Jazz potasına tamı tamına 60 sayı bıraktığı son maçıydı. Gecenin diğer maçında Golden State Warriors 73. normal sezon galibiyetini alarak Michael Jordan'ın Chicago'sunun sahip olduğu 72 galibiyetlik rekorunu kırmak üzere parkeye çıkacaktı. Tarihin en büyük takımı olmak üzere sahaya çıkan Stephen Curry ve arkadaşları ilgiden çok uzaktı çünkü diğer tarafta Kobe'yi son kez izleyecektik. O maçı bitirebilmek için o gün işe geç kaldım. Açıkçası o an işten kovulsam bile umrumda değildi. Çok sevdiğim bir filmin çok sevdiğim bir repliğinde der ki "Bir erkek her şeyden vazgeçebilir fakat tutkularından vazgeçemez." Kobe'yi izlemek benim tutkumdu ve son maçını izlemekten vazgeçemezdim. Bütün bu beklentilere karşılık Kobe, kariyerinin en muazzam performanslarından birini sergilemiş, karşı potaya 60 sayı atarak bu rakama ulaşan en yaşlı oyuncu olmuş, maçı kazanmış ve mükemmel bir şovla yine tüm dünyanın spot ışıkları üstündeyken kariyerine "Mamba Out!" kelimeleriyle veda etmişti.
Şüphesiz ki bir baba çocukları arasında bir ayrım yapamaz fakat Gigi'nin basketbol tutkusu ve onun kişisel gelişimiyle Kobe'nin birebir ilgilenmesinden ötürü Gigi çok göz önündeydi. Kobe'nin ölüm yolculuğunda Gigi'nin de yanında olması bu ölümü çok daha dramatikleştiren sebep şüphesiz. Helikopter düşerken babasına sarıldığını, ağladığını, çok korktuğunu, Kobe'nin ise kızına hiçbir şey olmayacağını, her şeyin düzeleceğini telkin ettiğini düşünmekten alamıyorum kendimi. Günlerdir fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum ve duygularım boğazıma düğümleniyor.
Kobe'den bana geriye kalan ise saatlerce izlediğim kolaj videoları, onu okumak için aldığım bir sürü antika değerindeki dergi nüshası, kendisine Oscar kazandıran kısa animasyon filmi Dear Basketball, Didem'le lise sıralarında yaptığım "Kobe mi yoksa Iverson mı?" tartışmaları ve sonu gelmeyen bir sürü anıdır. Hiç görmediğin biriyle, bir anıyı paylaşabilmenin değeri ise kesinlikle bambaşka bir hikâye. Basketbolu bıraktığı gün Facebook'ta bir fotoğrafını paylaşmış ve altına "HEROES COME AND GO BUT LEGENDS ARE FOREVER" yazmıştım. Şimdi ise "Mamba Out!" demekten alamıyorum kendimi. "Out!" derken ise bu kez geride bıraktığı maalesef ki dolu dolu yaşanmış bir NBA kariyeri değil, milyonlarca insana büyük bir yas ve aynı zamanda kocaman bir basketbol mirasıdır. Kobe de kızı Gigi de ışıklar içinde uyusunlar.
7 Mart 2019 Perşembe
Meğer Gitmek Demek Ölmek Demekmiş
Cenaze törenleri iç açıcı merasimler
değildir. Defin sırasında orada bulunan herkes de aynı şeyi yaşamaz. Cenaze
sahibinin acısına ortak olmak bir duygudur belki ama tören bittikten sonra
herkes hayatına döner. Kaçınılmaz, değiştirilemez bir kuraldır bu. Gidilir,
destek olunur, geri dönülür. Bu ezberin bozulması da çok olası bir durum
değildir. Tam da böyle bir cenaze töreninde, birileri için hayat dururken
birileri için hâlâ aktığını hatırlamam gerekircesine, mezar taşlarının
fotoğraflarını çeken bir kadın görmüştüm. Sebebini o kadar merak ettim ki
yanına gidip ne yaptığını sormadan edemedim. Profesyonel bir fotoğrafçıydı ve
mezar taşı çalışması o güne kadar duyduklarım içerisinde en ilgi çekicisiydi. “İnsan eliyle yaratılmış, enteresan
hikâyelere gebe yerlerdir mezarlıklar. Bir mezar taşı üstüne yazılmış birkaç
satır kelam çok şey anlatır bazen. En iyi fotoğraflar da arkasındaki hikâye en
iyi olanlardır.” demişti. O kadar ilgimi çekmişti ki söyledikleri, eğer
mümkünse daha sonra görüşmek istediğimi söyledim. Çok memnun olacağını söyledi.
Birkaç gün sonra gittim yanına. Benim için asıl merak konusu birkaç cümleden
nasıl koca bir hikâyeye ulaşabildiğiydi. “Yazılanların
peşinden gidiyorum.” dedi. Merhum veya merhumelerin isminden yola çıkarak
ailelerini ve arkadaşlarını buluyordu. Bir tanesini anlatmasını istedim. Önce
fotoğrafı gösterdi. Gösterdiği fotoğraftaki mezar taşında “Meğer gitmek demek ölmek demekmiş!” yazıyordu. Her kimse,
öldüğünde daha kırkında bile değildi. Her genç ölüm zordur elbet. Özellikle
anne ve baba için. Yaşlı bir anne ve babası vardı. Enteresandır; fotoğrafçıyı
geri çevirmemiş ve gözyaşlarıyla da olsa oğullarından bahsetmeyi kabul
etmişlerdi.
Hayatta keyif aldığı iki uğraşı varmış
oğullarının. Birisi çirkin, sevimsiz, gri renkli bir sokak kedisiyle oyalanmak
diğeri de kurumuş ekmeklerle deniz kenarına gidip balıkları beslemekmiş. Bir
gün yine balıkları beslemeye giderken annesi arkasından söyleniyormuş. Hep
söylenirmiş zaten. O gün annesini de ikna etmiş beraber gitmeye. Çok zor ikna
olduğundan bahsetmiş annesi. Fakat gittiklerinde o kadar keyif almış ki “keşke çok daha önceleri gitseydim”
demiş ağlayarak. Kediyle yıldızları hiç barışmamış annenin ama o günden sonra
balıkların arkadaşı bir yerine iki olmuş. Kimseyi de ortak etmemişler bu
keyiflerine. Anne oğul, bir poşet dolusu kuru ekmekle yıllarca balıkları
beslemeye gitmişler. Her gün dönüş yolunda da çay içtikleri bir yer varmış. Fotoğrafçıyı
da oraya götürmüş anne ve baba. Birlikte oturup çay içerken anlatmış bütün olan
biteni.
Öylece geçmiş yıllar. Bıkmadan gitmişler
senelerce balıkları beslemeye. Günlerden bir gün kadının oğlu acil bir işi
olduğunu söyleyip gelmemiş balıklara. Annesinden de tek başına gitmesini rica
etmiş. Ertesi gün birlikte tekrar gittiklerinden ise bir gariplik varmış.
Sürekli yüzünde güller açan adam tebessüm dahi etmiyormuş. Gri sokak kedisi de
bir süredir gelmez olmuş eve o zamanlar. Bununla ilgili olduğunu düşünmüş kadın
ilk başta ama daha fazla merak etmesine gerek kalmadan oğlu anlatmış her şeyi. Çocuk
aslında evlatlıkmış. Bunu da kendisi tesadüfen öğrenmiş. Anne ve babasıyla
yüzleşme anı da oldukça travmatik olmuş ama konu çok uzamadan normal hayatlarına
dönmüşler. Dönmüşler dönmesine de tam o dönemde; çocuk, annesi ve babasına
başka bir şehre taşınmak istediğinden bahsetmiş. Karı koca anlayışlı
insanlarmış, bu durumu da anlayışla karşılamışlar ama evlatlık durumunu
öğrendiği için gitmek istediğine yormadan da yapamamışlar. Nitekim gitmiş.
Gitmiş, gitmiş ama annesi, balıklar yalnız kalmasın diye her gün sahile gidip
balıkları beslemekten vazgeçmemiş.
Birkaç ay sonra oğullarının bir arkadaşı
gelmiş eve. Oğullarının aslında hasta olduğundan ve annesi ile babası üzülmesin
diye uzaklaştığından bahsetmiş. Ölümcülmüş bu hastalık. Çok da vakti yokmuş
çocuğun. Gidip alıp getirmişler eve hâliyle. Neden böyle bir şey yaptığını
sorduklarında da o sevimsiz kedisinden bahsetmiş. Kedi, bir gün dönmemek üzere
gitmiş evden. Çocuk, ahlar vahlar içinde kedisini ararken, kedilerin ölümlerine
yakın sahiplerinden uzaklaştığını öğrenmiş. Giderlermiş yani kediler,
sahiplerinden uzakta ölmeye giderlermiş. Çocuk da bunun için uzaklaşmış ama bu
duygusal durumlar insanlarda pek işlemiyor elbette. Filmlerdeki gibi rahat
rahat depresyona bile giremediğin bir dünyada ölmek için ailenden uzaklaşmak da
ne demek?
O mezar taşındaki söz de annesinden yadigâr
kalmış. Fotoğrafçıyla çay içtikleri yerde “Bu balıklarda benim yıllarım var,
oğlum var…” demiş gözyaşlarıyla. “Yani…” demiş “…meğer gitmek demek ölmek
demekmiş!”
O günden sonra her mezar taşını iki kere
okudum. Her mezar taşının aslında bir ya da birkaç hayat, belki de kusursuz bir hikâye
barındırdığını bilerek okudum.
29 Mayıs 2018 Salı
Uyumadığını Biliyorum
Yatağımda uyuma numarası yaparken yanıma gelebilir ve "Uyumadığını biliyorum" deyip o an beni hayata döndürecek şeyleri söyleyebilirdin. Filmlerdeki çocukların anne ve babalarını beklediği gibi bekledim seni gecelerce, günlerce, yıllarca... Ama gelmedin! Beklenti, insanı öldürürmüş biliyor musun? Ben öldüm ama sen orada yoktun.
5 Mayıs 2016 Perşembe
Sigarasız On Sekiz Gün
Artık ukalalık yapacak kadar vakit geçti, hatta durumu özetleyebilirim bile. Sigarayı bırakmak daha doğrusu sigaradan vazgeçmek çok zor bir iş. Hep demişimdir; sigarayı bırakmayı başarabilen insan dünyada pek çok şeyi başarabilecek insandır. Meselenin neredeyse tamamı kendime bir şey ispatlamak üzerine kurulu. Eğer bunu başarabilirsem egoma çok fazla şey katacağım, bunu başarmış olmak hayat boyu çok büyük haz verecek bana. On sekiz gün geçti ama kendimden emin olmak için şüphesiz biraz daha zamana ihtiyacım var.
21 Nisan 2016 Perşembe
Sigarasız Dört Gün
Dün sigara olmadan bira içtim. Biranın tadını sigarayla içildiği anki kadar güzel bulmadığımı söyleyebilirim. Gün içerisinde dikkat çekecek kadar çok çekirdek yiyorum. Herkes benden gelen "çıt çıt" sesleri ile eğleniyor. Şimdilik iyi gidiyor. İlk etapta şu sürekli ağzıma bir şeyler tıkıştırma olayından vazgeçmem lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)